Beyin ve omurga tümörleri, diğer kanser türlerinde görülen artışa paralel olarak giderek daha sık gözlenmektedir.
Tümörle savaşta genel prensip olan tarama ve erken teşhis, beyin ve omurga tümörleri için de son derece önemlidir. Birçok hastalık için tarama testleri tanımlanmıştır fakat beyin ve omurga tümörleri için tarama pratikte kullanılmamaktadır. Bu nedenle hastaların zamanında doktora başvurması önemlidir.

Beyin ve omurga tümörleri temel olarak iki tipe ayrılır. Bunlardan ilki “primer tümör” yani dokunun kendisinden kaynaklanan tümörlerdir. Bir diğeri ise “metastaz” yani vücudun başka yerinde oluşmuş kanserin beyin veya omurgaya sıçraması ve burada gelişmesi sonucu görülmektedir.

Primer beyin ve omurga tümörleri iyi veya kötü huylu davranış gösterebilir. İyi huylu kitleler yavaş büyüme eğilimindedir. Kötü huylu olanlar ise çok daha hızlı büyüme gösterir ve bulguları daha çabuk ortaya çıkar.

Böyle bir durumda hastanın hekime başvurma gereksinimi daha hızlı gerçekleşmektedir. Primer beyin tümörlerinin görülme sıklığı üzerine ülkemizde yapılmış bir istatistik yoktur.

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre bu ülkede yılda 200.000 kişide beyin tümörü saptanmaktadır. Beyin ve omurga tümörleri özellikle çocukluk çağın kanserlerinde ciddi bir yer tutmaktadır.

Beyin ve omurga tümör ameliyatlarında güncel yaklaşımlar!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından sinir sistemi tümörlerinin sınıflaması ve yapılan düzenlemeye göre günümüzde artık tümörlerin moleküler ve genetik özellikleri de sınıflamaya dahil edilmiştir. 100’den fazla primer tümör bu sınıflamada tekrar hatırlatılmıştır. Metastazlar da buraya eklendiğinde karşımıza önemli bir yelpaze çıkmaktadır. Dolayısıyla hekimin her tümörün farklı özelliğini ve tedavileri bilmesi ve hastasına uygulaması bugün artık bir gereklilik haline gelmiştir.

Etkinliği en çok ispatlanmış ve denenmiş yöntemler özellikle kötü huylu tümörlerde cerrahi sonrası konvansiyonel radyoterapi, stereotaktik radyoterapi, ve kemoterapi gibi aslında toplumca tanınan yöntemlerdir. Günümüzde ise kanser ilaçlarındaki gelişmeler ve devam eden araştırmalarından gelen yeni bilgiler oldukça umut vericidir. Özellikle gelişmiş hastanelerde bu ilerlemeler tıp sektörünün hizmetine sunulur.

Modern anlayış sadece yaşam şansının artması değil aynı zamanda tümörden kurtulurken hastanın kendi organ sistemlerinin korunmasını amaçlar. Özellikle sinir sistemi tümörlerinde cerrahi tedaviler büyük hassasiyet gerektirir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde mikro cerrahi kavramı bu nedenle gelişmiştir. Son on yılda ise beyin cerrahları, cerrahi hataları sıfıra indirecek yöntemlerin peşinde koşmaktadır.

Günümüzde tümör teşhisi ve tedavi planlamada kullanılan detaylı inceleme cihazları günümüzde hem kitlenin cinsinin saptanmasında hem de yaygınlık ve evrenin tespitinde neredeyse milimetrik hassasiyetle hekim ve hastanın yardımına koşmaktadır.

Bir diğer önemli gelişme alanı ameliyat esnasında kullanılan “İntraoperatif MR” ve “navigasyon” teknolojileridir. Bu yöntemler sayesinde hekim, beyin tümörü ameliyatı henüz devam ederken tümörün ne kadarını temizlediğini ameliyat esnasında bilme imkânına kavuşur. Benzer bir şekilde cerrahiye başlarken beyin ya da omurilik üzerinde hassas yapıların ve tümörün yerinin tam olarak saptanması için bugün ameliyathane ultrasonu birçok merkezde kullanıma girmiştir. Başka bir yenilik ise ameliyat sırasında kullanılabilen tomografi ve anjiografi teknikleridir. Daha özet bir anlatımla, modern hastanelerde artık neredeyse tüm radyolojik tetkikler ameliyathane içinde kullanılabilir hale gelmiştir.

Son yıllarda giderek kullanımı artan bir yöntem de ameliyat sırasında sinir sisteminin monitörizasyonudur. Bu sistem ameliyat sırasında sinir sistemi işlevinin izlenmesini sağlamaktadır. Böylece cerrahlara ameliyat esnasında sinir veya beyin dokusu hasarını önlemede önemli bir güvenlik önlemi olmuştur. Nöromonitörizasyonla uyumlu çalışan bir cerrahi ekip hassas sinir kavşaklarını tanıyacak, hastanın sinir dokusuna hangi aşamada hasar oluşabileceğini hasta daha uyanmadan anestezi altındayken bilecektir. Bu yöntem, hastanın cerrahi sonrasında felç ile uyanmasını engellemek için geliştirilmektedir.
Radyoterapi yöntemlerinde de önemli ilerlemeler sağlanmaktadır. Birçok olguda, tümörün cinsi saptandığında ameliyat edilmeksizin “stereotaktik radyo cerrahi” denilen yöntemlerle sadece tümör dokusuna radyasyon verilmektedir. Bu sayede tümör halk arasındaki anlatımla “yakılmaktadır”. Bu sistemin hastaya en büyük artısı hastanın cerrahi bir operasyon geçirmek zorunda kalmayışıdır. Bazı omurga tümörleri de yine bu yöntemle yok edilebilir ya da büyüme durdurulur. Buna bir örnek olarak, çoklu omurga metastazlarında (boyun, sırt, bel) cerrahi gereksinimi yok ise stereotaktik radyoterapi birinci tedavi seçeneğidir. Ağrı ve felç gibi istenmeyen durumlar bu şekilde azaltılmaktadır.

Tıp literatüründe ve araştırmalarında daima binlerce yeni tıbbi yöntem vardır. Fakat biz doktorların üzerindeki en büyük sorumluluk, etkisi ispatlanmamış yöntemleri hastaya uygulamamaktır. İdeal denge ancak modern tedavi teknolojileri ile temel tıp etiği ve prensiplerini birleştirerek sağlanır. Sonuç olarak, hastaların ve hekimlerin kanserle mücadelesi günümüzde halen devam etmektedir fakat güncel yaklaşımlar ve modern teknikler sayesinde başarı her geçen gün artmaktadır.

Sağlıklı günler dileğiyle…